Konuk Kalemler

Tarih: 15.02.2026 20:08

SİZİ VAR EDEN, SİZİ UNUTACAK DEĞİLDİR

Facebook Twitter Linked-in

 

Elimizde akıllı telefonlar, zihnimizde yetişilmesi gereken hayali randevular, kalbimizde ise bitmek bilmeyen bir "geç kalmışlık" hissi... 

Hepimiz bir şeylerin peşindeyiz ama neyin peşinde olduğumuzu, o şeye ulaştığımızda ne yapacağımızı bilecek kadar durup düşünmeye vaktimiz yok.

Bugün size, o bitmek bilmeyen koşturmacanın tam ortasında, yüzümüze tokat gibi çarpması gereken bir hakikati hatırlatmak istiyorum: Gecikmenin hikmeti.

BEKLEME ODASINDAKİ İNSANLIK

İnsanoğlu, varoluşundan bu yana "sabır" imtihanıyla yoğrulmuştur. Ancak hiçbir devir, bizimki kadar sabırsızlığı bir "başarı kriteri" haline getirmemişti. 

Bizim lügatimizde artık "beklemek" bir kayıp, "gecikmek" ise bir başarısızlık göstergesi. Bir web sayfasının üç saniye geç açılmasına tahammül edemeyen bir nesil, hayatın en büyük mucizelerinin yıllar süren bir "demlenme" sürecine ihtiyaç duyduğunu nasıl anlayabilir?

Bakınız, Duha Suresi, tam da bu "bekleyişin" sancısı üzerine inmiştir. Vahyin kesildiği o altı aylık veya iki yıllık –rivayetler muhtelif– sessizlik dönemini düşünün. Alemlere rahmet olarak gönderilen bir gönül, "Acaba terk mi edildim?" sorusunun ağırlığı altında ezilirken, o muazzam cevap gelmişti: "Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı da."

Aslında hayatımızın her anında yankılanan bir sestir bu. Bizler, bir kapı kapandığında o kapının önünde ağlamaktan, ardındaki uçurumu görmeye mecal bulamayan körler gibiyiz. Oysa o kapının kapalı kalması, bir gecikme değil; bazen bir muhafazadır.

SAATLERİN SAHİBİ VE BİZİM KÜÇÜK TAKVİMLERİMİZ

Bizim ajandalarımız var, takvimlerimiz var, "Şu yaşta şuna sahip olmalıyım" dediğimiz toplumsal dayatmalarımız var. 25 yaşında kariyer, 30 yaşında evlilik, 40 yaşında huzur... 

Bu şablonların dışına çıkan her saniye, bizi derin bir "telaş" kuyusuna itiyor. Oysa kainatın kendine has, sarsılmaz bir saati var.

Gecikmenin hikmetini anlamıyoruz, evet. Çünkü biz sonucu seviyoruz, süreci değil. Biz meyveyi yemek istiyoruz, fidanı sulamak değil. Ancak bilmediğimiz bir şey var: Allah’ın (C.C.) zamanlaması, bizim arzularımızın çok ötesinde bir matematik barındırır. 

Bir düşünün; Hz. Yusuf (A.S.) kuyuda beklemeseydi, zindanda o yılları tüketmeseydi, Mısır’a sultan olduğunda o makamı taşıyabilir miydi? Ya da o zindan süreci, onu tahtın ağırlığına hazırlayan bir "olgunlaşma laboratuvarı" değil miydi? Eğer Hz. Yusuf (A.S.), o meşhur rüyayı yorumladığı gün hemen sultan olsaydı, biz bugün "Yusufî bir sabır"dan bahsedebilir miydik?

TELAŞ, İNSANIN KENDİ KADERİNE DUYDUĞU GÜVENSİZLİK MİDİR?

"Telaş etme" demek, boş vermek demek değildir. Aksine, "Ben elimden geleni yaptım, gerisini zamanın ve mekanın asıl Sahibi’ne bıraktım" diyebilme asaletidir. 

Telaş, aslında gizli bir kibirdir; "Benim planım, kainatın planından daha doğru" demektir.

Oysa gecikmekte olan şey, bazen sizin için hazırlanan bir lütuftur. Belki de istediğiniz o şey şu an size verilse, onu taşıyacak omuzlarınız yoktur. Belki de o mevkii, o aşk, o para sizi bugün yerle bir edecektir. Allah (C.C.), bazen istediğimizi vermeyerek bizi, yine bizden veya nefsimizin şerrinden korur. İşte bu, hikmetin tam kalbidir.

Gecikmenin hikmetini anlayamadığımızda, hayatı bir düşman gibi görmeye başlarız. Oysa hayat, bize karşı değil; bizimle birlikte akar. Sadece o akışın ritmine uyum sağlamayı unuttuk. 

Bir tohumun toprağın altında geçirdiği o karanlık süreci "kayıp zaman" olarak niteleyebilir miyiz? Hayır. O süreç, bir ormanın doğum sancısıdır. Sizin hayatınızdaki o "gecikmişlik" hissi de, belki de ruhunuzdaki ormanın kök salma vaktidir.

“ELHAMDÜLİLLAH” NİHAİ TESLİMİYETİN MÜHRÜ

“Elhamdülillah”.

Bu cümle, sadece sofradan kalkınca söylenen bir ritüel değildir. Bu kelime; "Verdiğin veya geciktirdiğin her nimetin için hamdolsun, çünkü Senin bildiğini ben bilmiyorum. Kapattığın her kapı için de hamdolsun, çünkü Sen beni, benden çok seviyorsun. Vermediğin her nimet için de hamdolsun, çünkü Senin vermeyişin de başka bir vermektir." demektir.

Modern insan için en zor eylem "durmaktır". Durun ve nefes alın. Kendinize, kaderinize ve zamanın Sahibi’ne haksızlık etmeyin. Siz bugün o işe giremediyseniz, o evi alamadıysanız, o kişiyle hayatınızı birleştiremediyseniz; bu bir eksiklik değil, bir "bekleme odası" eğitimidir.

Unutmayın; güneş tam vaktinde doğar, çiçek tam vaktinde açar ve nasip, tam vaktinde kapınızı çalar. Ne bir saniye önce, ne de bir saniye sonra.

Telaş etmeyin. Sizi var eden, sizi unutacak değildir.

Hakan MUHTAR


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —