Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Ömer ÖZKAYA

Ömer ÖZKAYA

[email protected]

Neosavaş, neostrateji ve küresel Romalaşma

16 Eylül 2021 - 12:53

"Askerî teşkilatın terkibi ve niteliği, toplumsal düzen içindeki yeri ve önemi, yeniden gözden geçirilmesi gereken sorunlar haline gelmişti.

Eski sınıflandırmalar artık geçerli değildi. Yeni bir devir başlıyordu. Ancak yeni tarihsel güçlerin yükseldiğini, yeni siyasal düzenin geliştiğini kavrayabilmek için keskin bir zekâya sahip olmak ve politikayla gayet yakından ilgilenmek gerekir.

Mevcut siyasi kavramların yetersizliği, büyük bir siyasi olay sonucu eskiden beri süregelen önyargılar ve fikirler yıkıldığı zaman ortaya çıkar ve siyasi durumun tamamen yeni bir şekilde değerlendirilmesi ve ele alınması için bir fırsat doğmuş olur.

İnsanların birbirini öldürmediği, şehirlerin yağmalanmadığı veya ülkelerin mahvedilmediği savaşa savaş denmez. Düşman devletin tamamen imha edilmesi savaşın ana hedefi olmalıdır. Gerçek savaş, hayatta kalma mücadelesidir ve bu mücadelede her şey mübâhtır.
Ülkenin güvenliği alınacak bir karara bağlı ise, adalet veya adaletsizlik, insanlık veya zulüm, şeref ya da utanç düşünülmemelidir. Savaş usulleri, tamamen sağlayacakları yarara göre değerlendirmelidir."

Machiavelli, Casturiccio Castracani'nin savaşla ilgili görüşlerini de takdirle karşılar: "Hile ile kazanabileceği durumda hiçbir zaman zor kullanmaya teşebbüs etmedi. Çünkü söylemiş olduğu gibi, gâlibe şeref getiren, zaferin nasıl kazanıldığı değil, zaferin kendisidir.”

Machiavelli’nin düşüncesine göre, generaller sadece askerî faaliyetlerle ilgilenmekle kalmamalılar, aynı zamanda düşmanın cesaretini kırmak için onu aldatacak etkin yöntemler icat etmeli ve hileden de yararlanmalıdırlar. Machiavelli’nin savaşta mümkün olan her türlü yönteme başvurulmasına ilişkin devrimci görüşü, eski nezaket dairesi içinde cereyan eden savaşlar sonucu ortaya çıkmıştır."

Yukarıdaki alıntı savaş tarihçisi Alman asıllı ABD vatandaşı Felix Gilbert’e aittir. (Modern Strateji, Doruk Yayınları) Rönesans ve savaşla ilgili makalede yazdıkları, halen modern savaş teknik ve stratejilerinde kullanılmaktadır.

Yukarıdaki iki paragrafın, değişen zamanların teşhis edilmesi ve yeniçağların algılanması tekniğini vermesi açısından önemi büyüktür. Ayrıca "savaş" kavramının geçirdiği değişimlerin öyküsünü kronolojik olarak ortaya koyması ve Batı tarihini ve Batılı devletleri savaş olgusu bağlamında anlamada bir kılavuz işlevi görmesi bakımından çok ilginç bir araştırmadır. Bu bağlamda yüzyıllık sürece bakıldığında ve özellikle birinci ve ikinci dünya savaşlarında yukarıda verilen savaş tanımına uygun davranıldığı görülmektedir.

Vietnam’da, Kore’de, İran-Irak Savaşı’nda, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Lübnan’da yukarıdaki savaş tanımı yine tamamı ile uygulanmıştır.

Afganistan’a gelince, ABD, NATO ve bileşenlerinin yirmi yıllık macerası "savaşsı" bir tabloyu ön plana çıkarmaktadır.

Türk ordusunun etnik ayrılıkçı PKK’ya karşı yürüttüğü mücadeleyi "düşük yoğunluklu" olarak niteleyen kavrama benzese de" savaşsı" tanımı, hem bölgesel hem de küresel boyutları yönüyle ve Afganistan'daki etaplarıyla, küresel radikal dinsel terör modülü ile yeni bir polihibrit savaşı andırmaktadır.

“Hem savaş, hem savaş değil” gibi, yani savaşsı bir manzara, işgale uğramış ülkede geniş bir nüfusu işgalciye karşı bloke etmektedir.

Ayrıca işgalcinin ülkeye geliş sebeplerindeki gerçek adacıkları, ülke içinde de yankı ve destek bulma oranını yükseltmektedir. Bu durumda işgal edilen ülkeyi coğrafyadan silmek, yağmalamak ve halkını önemli oranda tahrip etmek stratejisi Afganistan'da "kısmen" devreye alınmıştır ve yeni bir savaş stili denenmiştir.

“Hem savaş, hem savaş değil” kıvamındaki bu stratejinin "yumurtlayan tavuğu kesmemek fakat biraz da hırpalamak" içerikli olduğu da teşhis edilmektedir.

Dolayısıyla Afganistan'daki tabloyu ve bundan sonraki "savaşlar”ı, hangi devlet veya pakt yenilmiş, hangi devlet galip gelmiş açısından değil de, Afganistan’ın bu haliyle bırakılmasının savaşın ve savaşın tüm taraflarının bütün beklentilerini ya tam ya da önemli oranda karşılayacak nitelikte olduğunu da kabul etmek gerekmektedir.

“Mission impossible or possible”da da ima ettiğimiz gibi neosavaş ve neostratejinin uygulandığı yeni bir devirdeyiz.

Niall Ferguson’un “İmparatorluk&Büyük Britanya’nın Dünyayı Biçimlendirişi” kitabı ve güncel Batılı stratejiler çerçevesinde Batı'nın düne kadar gittiği uluslararası ilişkiler güzergâhında değişikliğe gittiği ortadır.

Fransa ve Almanya’nın sömürgelerinden özür dilemeleri, Niall Ferguson’un Büyük Britanya'nın da sömürge uygulamalarından ağır utanç duyduğunu analitik bir kitapla vurgulaması ve ABD’nin beyazlar dışındaki siyasal aktörlere en üst düzeyde yer vermesi bu yeni güzergahı daha da görünür kılmaktadır.

Alman şansölyesi Merkel’in giderayak yaptığı "Feministim ve tüm kadınlar feminist olmalıdır" ibaresinin Batı dışı dünyaya yönelik olduğunu ve küresel destek bulacağını da eklerseniz, Batı'nın kendi dışındaki ülkelerdeki cinsiyet ayrımcılığı ve eşitsizliği üzerinden yeni ve canlı kanallar açacağı fragman olarak verilmektedir.

Çin ile ABD arasındaki ticaret savaşları bazlı gerilimin tarihine bakılacak olursa "ticarî mağdur ABD" profili ve “tüm dünyayı ticarî olarak istilâ eden Çin” profilinin giderek Michelangelo tablosu gibi netleşmekte olduğunu da işaret etmek gerekir. Bunun yanında Çin’in Batı’nın terk ettiği birçok ülkeye yatırımlar yaparak ve krediler vererek destek olması, ekonomik ve siyasal istilacı Çin profilini yumuşatmaktadır.

Bir yandan yüksek teknoloji bazlı silahlanma, ek olarak caydırıcılık kapasitesi olağanüstü nükleer silah paneli ve sonuçta pandemi üzerinden yürütülen sağlık stratejileri, küresel ısınma ve iklim değişikliği, hayvancılık sektörünü hedef alan çıkışlar, radikal dinsel terör, mülteci akınları ve kripto para spekülasyonları, frekans istihbaratı tartışmaları, sosyal medya tekelleri iddiaları ve iddialarla birlikte gelişen sosyal medyanın istihbarat toplamada araç olarak kullanıldığı savları, Batı’daki bürokratik sistemde kendini zaman zaman gösteren ırkçı tutumlar, dinsel dışlayıcılıklar gibi yüzlerce alanda polihibrit savaş teknik ve stratejileri kullanımdadır.

Batı'nın “uluslararası ilişkiler galerisine yeni araçlar gerekmektedir” saptaması paralelinde ana hatlarını verdiğimiz krokinin ilerleyen süreçte gereksinim duyulacak "araçları" bir bir vitrine çıkardığını görmek şaşırtıcı olmayacaktır.

Bu tabloyu çözmek için en elverişli alan futbol gibi durmaktadır. Yerliden çok yabancı oyuncuların doldurduğu takımlar, savaşta her şeyi mübâh gören aklın, sonuç ya da galibiyet için de her yolu mübah gördüğünü göstermektedir.

Dolayısıyla giderek çeşitli sebeplerle iç içe geçen kürenin Roma imparatorluğu gibi çok kimlikli, çok kültürlü, çok dinli, çok yayılmacı fakat her şeyiyle "Roma" olması gibi yeni bir sentez belirmektedir. Bu küresel Romalaşma eğilimi, etnisite ve dinsel formu canlı tutan fakat "Devlet" olgusuna, ulus devlet olgusuna daha da kuvvet veren bir paradoksu da beraberinde getirmektedir.

Dolayısıyla Afganistan'da yaşananlar, radikal dinsel terörün Batı ülkelerinde yarattığı travma ve "asimetrik" savaş olgusu ve Batı aleyhine yeni yeni uç veren "asimetrik" parametreler, Batı'nın veya tek tek Batı ülkelerinin uluslararası ilişkilerdeki yeni parametrelerini ve ideolojik parçacıklarını yenilemesini zorunlu kılmaktadır. Fransa, Almanya ve İngiltere’nin sömürgecilik geçmişlerinden pişmanlık duymaları ve bunun için diplomatik özür dilemeleri ilk adımlardır.

Niall Ferguson’un Büyük Britanya'nın liberal veya özgürlükçü siyasal sistemini Büyük Britanya'yı hem büyüten hem küçülten bir mekanizma olarak tanımlamasına ve bu olgudan dolayı sitemkâr olmasına da dikkat çekmekte fayda var.

Özgürlük kavramı Batı için küresel olarak stratejik bir dengeleme mekanizması olarak önümüzdeki süreçte sürekli trend topic ve hashtag olacaktır. Yani Batı yeni bir anlam arayışı çağı başlatmayı deneyecektir.

Buna karşılık Çin’in uyguladığı, “para ve lüks yaşam ve tüketim varken düşünce ve siyasal özgürlük de neymiş” stratejisi, "anlam arayışı”na yenilecek midir?

Şayet kitleler entelektüel, etik ve insanî değerlerle değil de parayla ön plana çıkacaksa Batı'nın elinde ideolojik, ekonomik, siyasal ve sosyal bir koz demeti kalmamış demektir.

İnsanın tüm anlam  arayışı para ile son bulacak türden ise Çin’in "siyasal ve düşünsel özgürlük mü para mı" sorusuna Çin toplumunun belki şimdilik "para" diyerek tepki vermesi altı çizilmesi gereken bir tutumdur.

Kripto paraların "parasız" kitlelere yayılım göstermesi mümkün olursa, parayı ele geçiren ekonomik dezavantajlı kitlelerin para dışı tüm taleplerinden vazgeçebilme olasılığı yüksektir ve bu husus dikkate alınmalıdır. Bu durumda eroinman kavramı gibi parainman (para bağımlılığı) kavramını ileri sürmek, kitlelerin para bağımlılığının en tehlikeli bağımlılık türü haline geldiğini belirtmek elzemdir.

Paranın insanı insan yapan yaşamsal bir meta haline gelerek birey için en stratejik "madde"ye dönüşmesi, küresel değişim ve dönüşümün sembolüdür.

Bu sembol dün Avrupa’yı olağanüstü motive etmiştir, bugün de Asya’yı motive etmektedir.

Bu motivasyon çemberi şimdilik ideolojileri iptal etse de yakın da yeni ideoloji üretimleri ve yeni ideolojilerin rekabetleri tüm küreyi yeniden yoğun mücadele, kıran kırana rekabet ve acımasız bir her türden "iktidar" kavgasına itecektir.

Bu bağlamda Çin’in parasal toplumsal tatmin uygulaması, ilerleyen süreçte istikrarlı bir seyir takip ederse kısa vadede "şu an yuan" olgusu tüm ideolojileri yok edecektir. Sonra ideolojiler, felsefeler ve diğer referanslar "para"yı bir daha öldüreceklerdir. Ne yazık ki bu saptamaya rağmen bu konuda ümitvar olmak da mümkün değildir.

Politikanın koridorlarında değil de seans salonlarının koltuklarında yükselen bir refah, insanı sadece para yiyen bir varlığa dönüştürebilir. "Param varsa her şeyi satın alabilir ve her şeyi yapabilirim" düşüncesinin alan bulması, negatif anarşizmin ve tahripkâr hedonizmin insanlığın anlam arayışını sonsuza dek akıldan silebilir. Böylesi bir ortam “Newyork, Newyork” filminde resmedilen kaosun milyon türlüsünü ve katını imal eder ki bundan daha feci bir yıkım ve felaketler serisi hayal edilemez.

Bu bağlamda Amerika’dan getirdiği altın ve gümüşün İspanya'nın anlam arayışını iptal eden boyutu, İspanyol gücünü de tasfiye etmiştir. Yani yaşamın anlamsal bütünlüğünü yitiren ve "para" gibi parçalarla yaşamı idame ettirme çabası, insanı "yol"dan çıkarmıştır.

Neosavaşta para ve parasal güç veren her şey, tsunamidir, ya da içenin delirdiği zehirli sudur. Neosavaşta artık “savaşmadan kazanmak”, “çalışmadan kazanmak” olarak güncellenirken, tahrip ve imha etmeden, öldürmeden kazanmak stratejisi de kullanılmaktadır.

Bütün bunların yanında “istediklerimi verirsen, istediğini yapabilirsin” ilkesi, yeni uluslararası ilişkiler dinamiği olarak öne çıkmaktadır. Geçmişte devletler, öldürerek kazanmak için stratejiler geliştirirken günümüzde yaşatarak kazanma yoluna gidilmektedir.

Demografik toksik madde olarak görülen "aşırı nüfus"un para ile "yemlenen" yeni tür bir varlık olarak yeniden kodlanması, deflasyon mu enflasyon mu sorusuna stratejik bir değer katmaktadır.

Neosavaş ve neostrateji parayı daha derinlikli bir güçlü bir enstrüman olarak kullanacaksa piyasadaki somut ve sanal para türlerinin gerçek krala yani “altın”a göre hizalanmaları gerekecektir.

Devletler arası savaşlar hız keserken, bireyler ve topluluklar arası neosavaşlar başlayacaktır.

En sonunda küresel bir "Fransız ihtilali" ve yeni versiyon “Newyork, Newyork” filmi ile felaketler finalini yapacaktır Ademoğlu.

Felix Gilbert’in ve daha sayısız Batılı ve ABD’li stratejistin analiz ettiği ve geliştirdiği stratejiler bağlamında söylenecek son söz, “Hiç bir şey göründüğü gibi değildir” aforizmasını unutmamaktır.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum