Mehmet Elçi

Mehmet Elçi

Gazeteci - Yazar - Araştırmacı.

Sayın Cumhurbaşkanımı...

03 Mayıs 2020 - 23:13


   Sayın Bakanlarımız,
   Sayın Milletvekillerimiz ve halka hizmet için görevde olan
tüm yetkililer,
     Öncelikle ülkemize yapmış olduğunuz hizmetler dolayısıyla sizlere teşekkürü bir borç biliriz. Türkiyemiz'in kalkınmasına büyük katkılarınız oldu. Şu zor günlerde başlattığınız yardım kampanyası vesilesiyle sizlerle gurur duyduk.
     Koronavirüs sebebiyle unutulmaya yüz tutan pek çok değer yeniden hatırlandı.

Kardeşlik ve yardımlaşma duygularımız pekişti. Sorumluluklarımızı hatırladık, ölümün, ahiretin ve hesabın yakın olduğunu hissettik. Nefis muhasebesi yaptık. Rabbim hepimizi bu apaçık ikazdan ders alıp eceli geldiğinde huzuruna gönül rahatlığı ve yüz akı ile varanlardan eylesin. Hesap gününde işimizi asan eylesin.

     Aynı zamanda ilâhiyat eğitimi almış bir sosyolog olarak acizane bazı mülâhazalarımı paylaşmak ve böylelikle milyonlarca insanın hissiyatına ve görüşlerine tercüman olmak istiyorum. Zira içinde bulunduğumuz durumdan ders ve ibret alıp gereğini yapmazsak belalar da üzerimizden eksik olmaz, ahirette de hesabımız şiddetli olur.

     Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber (S.A.V.),  hadisi şeriflerinde şöyle buyuruyor:
     'Kötü kadınlar çoğalıp, zina toplum içinde yayılırsa, halk daha önce görülmemiş bulaşıcı hastalıklara maruz kalır.

Günahlar açıktan işlenmeye başlanınca, iyi kötü herkes genel bir azaba maruz kalır.' (Taberanî)
     'Bir milletin içinde zina ve fuhuş  (her türlü ahlâksızlık ve azgınlık ) ortaya çıkıp nihayet o millet bu suçu alenî olarak işlemeye başladığında, mutlaka içlerinde veba hastalığı ve kendilerinden önce gelip geçmiş milletlerde görülmemiş başka hastalıklar yayılır. ' (İbn-i Mace, Fiten, 22)
     'Bir toplumda zina yaygınlaşırsa ölümler de artar.' (İbn-i Mace, Fiten, 22/ Muvatta, Cihad, 26)
      Yüce Rabbimiz, mukaddes kitabımız Kur'an-ı Kerim'de zina etmeyin buyurmuyor. 'Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o hayasızlıktır. Çok kötü bir yoldur.' (İsra/32) buyuruyor. Zinaya yaklaşmaktan ve zinaya yaklaştıran faktörlerden sakındırıyor.

     Günümüze baktığımızda maalesef evlerde izlenen dizilerde bile zina artık normalleştirilmiş durumda. Dizilerin çoğunda gayrimeşru ilişkiler ve zina neticesinde peydahlanan gayrimeşru çocuklar mevcut. Aldatmalar ve gayrimeşru ilişkiler aşk adı altında gayet masummuş gibi gösteriliyor, adeta özendiriliyor.
Kanunî boşluklar ve dizilerin meydana getirdiği tahribat sebebiyle zina, sapıklık ve ahlâksızlık aldı başını gidiyor.
Aldatmanın konu edildiği bir diziye 'Gel dese aşk' ismi konuluyor mesela. (Oysa ortada aşk falan da yok. Ahlâk ve edep yoksunu fettan bir genç kadının ve onun oyununa gelen, evli, çoluk çocuk sahibi ahmak bir iş adamının hikâyesi konu ediliyor dizide.)

     Öte yandan uzmanların konuk edildiği programlarda aldatmaların ne kadar yaygınlaştığını da esefle müşahede ediyoruz. Zira dizilerde verilen subliminal mesajlar yerine ulaşıyor ve bilinçaltını derinden etkiliyor. Artık bu ahlâksız yayınlara bir dur demenin zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. Türk halkına yakışan dizi senaryoları ile gençlerimize güzel mesajlar verilmeli. Hatta haberlerde bile kadına şiddet içeren haberler konu edilmemeli ki, hasta ruhlu kişiler bunları normal görüp örnek almasın. Onun yerine şiddet uygulayıp bir cana kıyanlara verilen ağır cezalardan bahsedilmeli. 

    
                       Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Ali Erbaş'ın da cuma  hutbesinde dile getirdiği gibi zina ve alenen işlenen günahlar, sapıklıklar topyekûn belalara, hastalıklara maruz kalmaya ve rızkın azalmasına sebep oluyor. Şu yaşadığımız durumu asırlar öncesinden haber vermiş Efendimiz (S.A.V.). Diyanet İşleri Başkanımız da hakikati söyleyip ikazda bulunmuş.

Fakat maalesef nefsin ve şeytanın elinde oyuncak olan kişilerin durumu, Kur'an'ın ifadesiyle aynen şu: (Lut (A.S.)'ın azgın ve ahlâksız) 'Kavminin cevabı ise, sadece (işlerimize engel olan) Lut ailesini şehrinizden sürüp çıkarın. Çünkü onlar temiz kalmak isteyen insanlarmış. (Biz ise rezil ve çirkin işler yapanlarmışız!?) demekten başka (bir söz) olmamıştı.’ (Neml/56)

      Görüyoruz ki tarih tekerrür ediyor ve Kur'an'ın ifadesiyle nefislerini ilâh edinenler, uyarılardan rahatsız olup hem yüzsüzlükte, hem edepsizlikte haddi aşıyorlar. Tarih tekerrürden ibarettir de, burada asıl üzerinde durulması gereken konu, bu kadar şımarıklığın ve hadsizliğin sebebi ne? Pek çok masum insanın mağdur olmasına yol açan şu İstanbul sözleşmesi olmasın sakın?..
               
     Zina ile ilgili bir diğer husus da, genelev denen kerhanelerde köle gibi çalıştırılan kadınların dramı. Hiçbir aklı başında, onurlu kadın seks işçisi olarak çalışmak ve bedenini satarak para kazanmak istemez. Onları o ortamlara iterek hayatlarını karartan kişiler olmuştur mutlaka. Dolayısıyla bu kadınların büyük çoğunluğu mağdur kadınlardır.
     İşte tuzağa düşürülen ve zorla, işkence ile yıllarca kerhanelerde çalıştırılan kadınlardan biri olan Ayşe Tükrükçü'nün hayatının konu edildiği kitaptan bir kesit:   ‘Genelevlerde çalışan kadınların yüzde 30’u kocaları, yüzde 10’u anne, baba ya da ağabeyleri tarafından satılıyor.’
     Lânet olsun böyle vicdansız yaratıklara!..

     Kitapta verilen şu bilgi de ayrı bir rezalet: Vesikalı veya vesikasız olarak fuhuş sektöründe çalışan kadınların yüzde 63.4’ü resmî, yüzde 12.2’si de dinî nikahla evli kadınlardan oluşuyormuş. 
     İnanılır gibi değil...
Biz de kölelik eski devirlerde kaldı sanıyorduk. Yok mu bu hayatı çalınan kadınlara şefkat eli uzatacak devlet büyükleri?..
Nerede devlet baba?.. 
Nerede insan hakları savunucuları?..
     Bu yakınlarının mağdur ettiği kadınlar şimdi koronavirüs sebebiyle çalışmıyorlar. Çünkü virüs onlara da müşterilere de bulaşabilir. Ya koronavirüs tehlikesi geçince ne olacak?

Aslında zina her zaman için bulaşıcı hastalık riski taşımıyor mu?
İnsanca ve onurlu bir yaşam sürmeleri için bu kadınlara zulmeden zorbaların elinden onları bir an evvel  kurtarmak gerekmiyor mu?

Yok mu bu zorbalara hesap soracak bir merci?
     'Kadınlar size Allah'ın emanetidir.' buyurmuyor mu Şefkat Abidesi Efendimiz (S.A.V.) ?
     'Genelevler olmalı. Yoksa tecavüzler artar.'  tezi gerçekten uzak, son derece saçma bir iddia. Türkiye'yi yasa boğan 'Özgecan' ve 'Emanî' hadiselerini hatırlayalım mesela. Her ikisinin de vicdan ve ahlâk yoksunu katilleri evli idiler. Demek ki mesele evli veya bekâr olmak, yani ihtiyaç meselesi değil, mesele ahlâk, iffet ve edep meselesi... Zina belâsının önü alınmadıkça başımıza gelen belâlar da bitmez.
     

          Her cuma hutbede hocaların okuduğu bir ayet vardır:
     'Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya karşı cömert olmayı emreder. Hayasızlığı, kötülüğü ve zorbalığı yasaklar. İşte Allah, aklınızı başınıza alasınız diye size böyle öğüt veriyor.' (Nahl/ 90)
     Düşünüyorum da, acaba sürekli hutbede okunan bu ayete yeterince kulak vermeyip aklımızı başımıza almadığımız için mi başımıza üst üste belalar yağıyor?.. Acaba adalet ve iyilik noktasında neredeyiz? Bu ayetlerle ne kadar amel ediliyor? Bir bakalım...
     Evi olan vatandaşların korunması adına evde kalın ve 14 kurala uyun deniyor daima... İyi, güzel... Peki ya evi olmayan evsiz vatandaşlar nerede kalsınlar?

     Sadece İstanbul'da binlerce kişi var sokaklarda yaşayan. Büyükşehir Belediyesi'nin bu konuda kalıcı bir hizmeti yok. Esenler ve Alibeyköy'deki spor tesislerinde kalan evsiz sayısı 270, yani devede kulak mesabesinde. Dışarıdan başka kimsenin içeri girmesi de yasaklanmış.

Çünkü virüs tehlikesi var. Peki sokaklarda kalan binlerce vatandaş bu ülkenin vatandaşı değil mi? İnsan değil mi bunlar? Her sene bakanlık genelge yayınlayarak evsizlere ve yardıma muhtaç insanlara sahip çıkılması yönünde hatırlatmada bulunuyor devlet kurumlarına. Fakat bu genelgelere uygun hareket ediliyor mu?

Bunu denetleyen var mı? Zaman zaman, sokak köpeklerini vatandaş ve zabıta unutmuyor, onlara yemek götürüyorlar şeklinde haberlere rastlıyoruz. Peki ya sokaklarda yaşayan evsizler neden unutuluyor, adeta yok sayılıyor?..
      Sayın Diyanet İşleri Başkanımız’a ve ilâhiyatçı hocalarımıza da buradan seslenerek şunu sormak istiyorum: ‘Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir.’ buyuran peygamberin ümmetinin bir ferdi olarak merak ediyorum. Bu soru -bilhassa da Ramazan aylarında- hep kafama takılır.

Artık küresel bir köy haline gelen dünyada, yaşadığımız ülkenin sokaklarında bile aç-biilaç yaşam mücadelesi veren ve her türlü tehlikeye açık bir durumda bulunan binlerce insanımız varken bizim Ramazan’da tuttuğumuz oruçlar kabul oluyor mu acaba? Orucun hikmeti açların ve yardıma muhtaç insanların hâlini anlamak. Biz yıllardır anlayamadık mı da orucun hikmetini hâlâ binlerce kardeşimiz sokaklarda yaşıyor?

     Kısa süre önce, sokakta yaşayan bir evsiz intihar etmiş. Bıraktığı not çok manidar: “Koronavirüs öldürmedi beni ama sahipsizlik, çaresizlik, umutsuzluk, tükenmişlik öldürdü.” Bu notuyla adeta, 'Bizi her hâlukârda yok saydınız. Elimizden tutmadınız. Artık böyle zillet içinde yaşamak istemiyorum. Sizlere kırgın olduğumu da hayata veda ederken bıraktığım notla haykırmak istiyorum.' demek istemiş.  

     Bu mağdur insanlara sahip çıkılması için daha kaç kişinin intihar etmesi ya da soğuktan veya hastalıktan, bakımsızlıktan ölmesi lazım? Yoksa bu sorunları gündemimize almak ve kanayan yaraları sarmak için toplu intiharlar mı gerekiyor? Sokakta kimsesizlik ve sahipsizlik sebebiyle intihar eden Ahmet Karakeçi'nin intiharından ya da hastalanıp bir köşede ölü vaziyette bulunan bir evsizin durumundan kim sorumlu? Toplum olarak hepimiz sorumlu değil miyiz?

          Öyle bir ülke istiyorum ki, zinaya ve her türlü ahlaksızlığa, sapıklığa götüren yollar kapansın, mağdur durumdaki hayatsız kadınlara sahip çıkılsın, sokakta yaşayan tek bir insan kalmasın. Her vatandaş eşit haklara sahip olsun, herkese hak ettiği onurlu yaşama hakkı verilsin.

     Bu çok mu zor? Kesinlikle değil. Başlatılan yardım kampanyası devam etmeli, hepimiz her ay imkân nispetinde katkıda bulunmalı ve tüm mağdur kardeşlerimize sahip çıkmalıyız.

     Bir şefkat külliyesi inşa edilmeli, namusuyla çalışıp kazanmak isteyenlere hem iş imkânı, hem de barınma ve rehabilitasyon hizmeti verilmeli.
Aksi takdirde hepimiz sorumlu oluruz ve hesaba çekiliriz.

     Yine bu alanda hizmet veren kuruluşlara destek olunmalı ve üzerlerindeki yük hafifletilmeli. Bu kuruluşlardan birinin misafirhanelerini ziyaret ettim. Misafirhanede kalanlar içinde hastası, engellisi ve yaşlısı vardı. 70-80 yaşlarında yaşlı amcalar ve teyzeler başlarını sokacak bir yer buldukları için mutlular ve şükrediyorlar. İçlerinde daha önce sokaklarda kalanlar var. Çünkü devlete ait kurumlarda yer yok. Bu gemi artık çok su almaya başlamıştı aslında, ama haberimiz yoktu.

Dalmıştık dünyevî işlere. Ölümün adeta burnumuzun ucuna geldiği şu günlerde derin bir tefekkür ve nefis muhasebesi yapalım. 'Hesaba çekilmeden evvel nefsinizi hesaba çekin.' buyurmuş Hz. Ömer ve bizi ikaz etmiş. Bugün kendimizi hesaba çekip gereğini yapmazsak yarın hesap günü hâlimiz nice olur.

              Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Ali Erbaş'ın A'raf suresi 157. ve Maide suresi 32. ayeti delil göstererek sigaranın haram olduğunu belirtmesi de çok takdire şayan. Şimdiye kadar pek çok ilim adamı kesin nas olmadığı gerekçesiyle mekruh diyerek yanılttılar insanları. Nasıl haram olmasın ki, 1,1 milyar kişi, yani dünyadaki yetişkin nüfusun üçte biri sigara tiryakisi.

Sadece ülkemizde 1 yıl içinde sigaradan ölenlerin sayısı 110 bin, günde 300 ve saatte 12 kişi. Muhtemelen koronavirüsten bile bu kadar kişi ölmeyecek ülkemizde. Demek ki sigara belâsı koronavirüsten de daha zararlı. Sağlığa zararının yanı sıra bir de israf tarafı var sigaranın. 2018'te TRT haber sitesinin verdiği habere göre yılda 85 milyar sigaraya veriliyor.

2020'de bu rakam belki de 100 milyara ulaşacak. 2016'da Sabah gazetesinin verdiği habere göre ise, 10 yılda sigaraya 256.9 milyar harcanmış. Bu parayla 56 Yavuz Sultan Selim Köprüsü, 11 Atatürk Barajı, 46 Marmaray, 10 nükleer santral ve 6 Güneydoğu Anadolu Projesi hayata geçirilebilirdi diyor haberde. Ben de diyorum ki, bu paralarla tüm evsizlere, hayatsız kadınlara ve yardıma muhtaç insanlara, dullara, yetimlere sahip çıkılabilirdi. Herkes zekâtını verse, bunun yanısıra her ay imkân nispetinde ihtiyaç sahipleri için bağış yapsa, sigara gibi gereksiz ve zararlı şeylerle israf etmek yerine bu paraları infak etse, bir tek muhtaç ve mağdur insan kalmazdı ülkemizde.

Hâlâ sigaranın mekruh olduğunu iddia ederek kendilerini kandıranlar, ya da zevk alıyorum sigaradan, bırakmak istemiyorum diyerek nefsinin esiri olmayı ve kendilerini zehirlemeyi tercih edenler bilmeliler ki, bu büyük israftan dolayı kesinlikle hesaba çekilecekler.

Evinde yiyecek yemeği, ekmek alacak parası olmayanlar varken bu ülkede, sigara içerek israf edenler hesaba çekilmeyeceklerini sanıyorlarsa çok yanılıyorlar.
     Rabbimiz buyuruyor ki: 'Allah yolunda harcama yapın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Kuşkusuz Allah iyilik edenleri sever.' (Bakara/195)

     Bir başka ayette de 'Onlar (bilirler) ki, gerek dilenen, gerekse (iffetinden dolayı) dilenmeyip yoksun kalan (fakire vermek) için, mallarında (onların) belirli bir hakkı vardır.’ (Mearic 25) buyuruyor.
     Dolayısıyla sigara içenler kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atmaları ve fakirin, muhtacın hakkı olan parayı adeta çöpe atmış olmaları sebebiyle büyük vebal altındalar.

Adalet her şeyi yerli yerinde, dosdoğru yapmaktır. Sigaraya verilen para da yerli yerince harcanmadığı için kişinin hem kendisine, hem ailesine, hem de yaşadığı topluma zulmetmesi anlamına gelir. Şu durumda başta sigara olmak üzere her türlü israfa son verilmeli.

Gerek ilahiyatçılar, gerekse eğitimciler ve yazarlar bu konunun önemini şu içinde bulunduğumuz zor günlerde üstüne basa basa vurgulamalı, sigara, içki, kumar vb bağımlılığı olanları uyarmalı. Devletimiz de bağımlıların bu illetlerden kurtulmaları için elden gelen çabayı sarf etmeli, -bilhassa da- çok yaygın olması hasebiyle-  sigarayı bıraktırma konusunda kampanyalar başlatarak vatandaşa teşvikte bulunmalı ve her türlü desteği vermelidir.
   Adalet konusuna diğer bir cihetten bakalım. Bu hususta –hâl-i pür melâlimizi gösterme adına-  birkaç örnek vermek istiyorum:

16-17 yaşlarında dinî nikah ile evlenen gençler suç işlemiş sayılıyor. Erkekler hapse gönderiliyor, hanımlar ve çocuklar mağdur ediliyor. Oysa dinimize göre zinaya düşme tehlikesi olan insanların -imkânları varsa- evlenmeleri farz. Öte yandan, 14-15 yaşındaki gençler zina etseler, sapıkça eğilimler içine girseler kişisel tercih oluyor, saygı duyulması bekleniyor. (Hatta gayrimeşru çocuk peydahlasalar, cami avlusuna bırakılır ve o anası babası belli olmayan çocuklara da devlet bakar nasılsa...

Problem yok!? 

15-16 yaşındaki kız 'Ben kendi isteğimle evlendim, zorlama, taciz veya tecavüz yok' dese de itibar edilmiyor ve tertemiz, iffetli gençler hapse gönderiliyor. Oysa 12-13 yaşındaki kız, birilerinin oyununa alet olup tacize uğradım diye öğretmenine ya da cami hocasına iftira atsa, hiçbir delil olmasa da sözüne itibar ediliyor ve hoca uzun yıllar hapse mahkûm ediliyor. (Bu konuda değerli yazarlarımızdan Sema Maraşlı’nın yazılarında verdiği birçok müşahhas örnek var.)
*Karısını bıçaklayarak yaralayan kişi, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılıyor.

*28 Şubat ya da Fetö mağduru binlerce insan sadece şüphe ve zanna dayalı haksız kararla yıllarca hapiste ömür tüketiyor, aileleri de dışarıda –içler acısı bir durumda- yaşam mücadelesi vermek zorunda kalıyor.
*Emanî'nin katilinin daha önce (2009’da) işlediği –hem de engelli bir kıza- tecavüz suçundan 11 yıl ceza aldığı, fakat temyize gidince tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığı ve cezaevinde olması gereken yerde dışarıda elini kolunu sallaya sallaya dolaştığı için (2017’de) Emanî hadisesindeki vahşete imza attığı, Emanî’yi ve –biri karnında olan- 2 yavrusunu hunharca katlettiği ortaya çıkmıştı.

*Cemaatin okulunda okumuş ve öğretmenlik yapmış olduğu için doğum yapar yapmaz içeri alınan genç bir anne, bebeğini depresyon eşliğinde büyütüyor. Diğer çocuğundan da aylarca ayrı kalıyor. Uzun süre sonra masum olduğu ortaya çıkıyor ve salıveriliyor.

*15 yaşındaki çocuğunu öldüren ruh hastası üvey babanın iftirası sebebiyle, bağrı yanık bir anne çocuğunun cenazesine bile katılamıyor ve en acı günlerinde hapsi boyluyor. (2017’de İzmir'de yaşanan bu hadiseden, medya yoluyla haberdar olduktan sonra hayret içinde kalmış, mağdur edilen kadının erkek kardeşine ulaşıp bilgi almış, sonra da pek çok hukukçuyla, basın mensubuyla ve bir bayan milletvekiliyle görüşmüştüm. Bana verdikleri cevap 'Yapacak bir şey yok' olmuştu.)

     Empati yaparak bir nebze olsun halet-i ruhiyesini anlayabildiğim Elif kardeşim için o kadar içim yanmıştı ki, anlatamam. Öte yandan Elif, –hem de hamile olduğu hâlde- yaşayan bir ölü gibi cezaevinde çile doldururken, aynı tarihlerde 8 Mart Dünya Kadınlar Günü toplantılarında kadına ne kadar değer verildiği konuşuluyordu. Tevafuk ki bugün, –hiç karşılaşmadığım ama acısını yüreğimde hissettiğim- Elif aradı ve aradan 3 yıl geçmesine rağmen hürriyetine kavuşması için sarf ettiğim çabadan dolayı bir kere daha teşekkür etti. Acısı hâlâ tazeydi ki, ağlayarak ‘Yavrusu öldürülen yaralı bir anneye karşı bu kadar gaddar olunabileceği hiç aklıma gelmezdi’ şeklinde konuştu ve dert yandı. Ben de ağlamamak için kendimi zor tutarak onu teselli etmeye çalıştım gücüm yettiğince…

     Hukuk ve adalet noktasında sözün bittiği yerdi artık bu  dram…       
     Yaşadığı travmanın etkisini hâlâ atlatamamış bu bağrı yanık annenin maruz kaldığı muameleyi ve uğradığı haksızlığı bu saatten sonra kim nasıl telâfi edebilir?

     Bu aralar birkaç günlük sokağa çıkma yasağında bile –kendi evimizde rahat içinde olduğumuz hâlde- eve hapsolduk deyip canımız sıkıldı. Ya haksız yere cezaevine tıkılsak ne durumda olurduk acaba?  Şimdi elimizi vicdanımıza götürüp şu sorunun cevabını düşünelim: Sahi bu ülkede adalet var mı?..
        

             *             *              *                                                                                     Şahsen ben elimi vicdanıma koyup düşündüğümde aklıma ‘Taşları bağlamışlar, köpekleri salmışlar’ sözü geliyor ve şu sonuca varıyorum: Bu ülkede adaletin var olması için acilen çok ciddi hukukî düzenlemelere ihtiyaç var.

*Zinanın gençler arasında yaygınlaşmaması ve alışkanlık haline gelmemesi için erken yaşta evliliğe izin verilmeli. Devlet ve aileler gençlere köstek değil destek olmalı. Gençlere gerek eğitim kurumlarında, gerekse medyada iffetli olmanın fazileti öğretilmeli, güzel mesajlar verilmeli. Her türlü zinayı ve ahlâksızlığı özendiren yayınlara (mübarek günlerde bile baldır bacak reklamı yapan habis gazeteler de dahil olmak üzere) müsaade edilmemeli.

*Erken yaşta evlilik mağdurları en kısa zamanda serbest bırakılmalı, yollarını gözleyen çocukları -babaları sağken- yetim bırakılmamalı.
*Hayatın ve yakınlarının sillesini yiyen hayatsız kadınlara ve çilekeş evsizlere sahip çıkılmalı. Çünkü onlar bizim kardeşlerimiz. Onurlu bir yaşam onların da hakkı.

*Sokakta yaşayan mağdur insanımıza sahip çıkmak için bu uğurda maddî-manevî sıkıntılara göğüs gererek yıllardır mücadele veren, geceleri Hz. Ömer gibi dolaşıp battaniye ve çorba dağıtan şefkat kahramanlarına destek olunmalı. Zira onlar devletin ve belediyelerin yapması gereken hizmeti üstlenmiş durumdalar. Dolayısıyla onları, kendilerini adadıkları bu yolda yalnız bırakmak da hiç adil değil.

*Hiçbir suçu olmadığı halde KHK sebebiyle işten atılarak cezalandırılanların mağduriyetleri giderilmeli. Eşi olmayan ve maddî yardıma ihtiyacı olan kadınlara da  3 ayda 450-500 TL gibi sembolik rakamlarla değil, aylık ihtiyaçları göz önünde bulundurularak gereken yardım yapılmalı. (Gerekirse bakanların ve milletvekillerinin maaşında kısıtlamaya gidilmeli, ama hiçbir muhtaç insan zor durumda bırakılmamalı. Zira bunun vebali büyüktür.)
Pek çok mağduriyete sebep olan İstanbul sözleşmesi feshedilmeli, hukuktaki 'Beraat-i zimmet asıldır.' kaidesi ve ‘masumiyet karinesi’ gereği suçlu olduğuna dair kesin delil bulunmayanlar şüphe, zan veya iftira sebebiyle cezalandırılmamalı, aileleri mağdur edilmemeli. Zira mazlumun ahı arşı titretir.
                            
     Öyle bir ülke düşlüyorum ki, bu ülkede adalet ve iyilik hâkim olsun. ‘Sosyal devlet’, ihtiyaç duyan herkese el uzatsın, hiç kimse maddî- manevî mağdur olmasın.

     Rabbimiz, dünyevî ve uhrevî kurtuluş reçetemiz olan Kur'an'da şöyle buyuruyor: 'Hep birlikte Allah'ın ipine  (Kur'an'a ve ışık tutan düsturlarına) sarılın.' (Al-i imran/103)

     Şefkat Abidesi Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.), henüz 25 yaşındayken mazlum ve mağdurları korumak ve sahip çıkmak için -azılı müşrikleri ve zalimleri de karşısına alarak-  'Hilfu'l-fudul' (Erdemlilerin antlaşması)  cemiyetine katılmış, sonraki yıllarda bu oluşumdan övgüyle söz etmiş ve hayatı boyunca da bu doğrultuda yaşamıştı. Dileğim o ki, Allah hepimize Kur'an'ın ifadesiyle 'en güzel örnek ve rehber olan' Efendimiz'in  (S.A.V.) yolunda gitmeyi, 'Hilfu'l-fudul' mefkûresini yaşatarak erdem mücadelesi vermeyi nasip etsin. 
      İnsanımızın koronavirüs sebebiyle zarar görmemesi için canla başla çalışan tüm devlet büyüklerimizin ve yetkililerin türlü belâlara sebep olan manevî virüsler mesabesindeki kötülüklerin azalması ve hava kadar, su kadar ihtiyacımız olan adaletin temini için de aynı hassasiyetle çaba sarf edeceğini ümit ve temenni ederek saygılarımı arz ediyorum.
     Yeniden ilâhî kelâma kulak verelim hep beraber:
     'Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği ve akrabaya karşı cömert olmayı emreder. Hayasızlığı, kötülüğü ve zorbalığı yasaklar. İşte Allah, aklınızı başınıza alasınız diye size böyle öğüt veriyor.' (Nahl/ 90)
 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum