Modern toplum, aileyi hâlâ "güvenli liman" olarak idealize etmeyi sever. Oysa bazı evlerde, dışarıdan bakıldığında düzenli ve işlevsel görünen bu yapı, içeride sessiz bir yalnızlık üretir.
Narsistik bir ebeveynle büyüyen çocuklar için ev, çoğu zaman korunulan bir alan değil; duygusal olarak dikkatli olunması gereken bir sahnedir.
Ev vardır, okul vardır, sofralar kurulur. Ama çocuğun ruhuna temas eden temel bir şey eksiktir: duygusal güvenlik.
Duyguların Hiyerarşisi: Kimin Hisleri Önemlidir?
Narsistik ebeveynli ailelerde çocuk, çok erken yaşta görünmez bir kuralı öğrenir:
Evde herkes vardır ama duygular hiyerarşiktir. En üstte ebeveynin duyguları yer alır.
Günün nasıl geçeceği, evdeki havanın ne olacağı, konuşmaların sınırı ve tonu çoğu zaman narsistik ebeveynin ruh hâline göre belirlenir. Çocuğun ne hissettiği değil, ebeveynin ne hissettiği esas alınır.
Bu durum, çocuğun iç dünyasında şu sessiz kabule dönüşür:
"Ben değil, onun duyguları önemli."
Max Weber, otoritenin yalnızca kurallarla değil, gündelik hayatın duygusal düzeniyle de kurulduğunu söyler. Narsistik ebeveynlikte bu otorite, çocuğun duygularını bastırarak işler.
Görülmeyen Çocuklar ve Duygusal Yoksunluk
Psikanalist Alice Miller, narsistik ebeveynlerle büyüyen çocukları "duygusal olarak görülmeyen çocuklar" olarak tanımlar. Bu çocuklar genellikle fiziksel olarak ihmal edilmez; beslenirler, okutulurlar, korunurlar. Ancak duygusal olarak tanınmazlar.
Sevinçleri "abartı", üzüntüleri "naz", öfkeleri ise "saygısızlık" olarak etiketlenir. Başarıları, çocuğun içsel tatmini için değil; ebeveynin sosyal vitrini için sergilenir.
Bu noktada mesele, zor bir ebeveyn kişiliğinden çok daha fazlasıdır. Mesele, çocuğun kendi duygularına yabancılaşmasıdır. Çocuk zamanla şunu öğrenir:
Hissetmek değil, uyum sağlamak güvenlidir.
Sürekli Tetikte Bir Sinir Sistemi
Travma alanındaki çalışmalarıyla tanınan Bessel van der Kolk, duygusal olarak öngörülemez ortamlarda büyüyen çocukların sinir sisteminin sürekli "tehdit algısı" ile çalıştığını vurgular. Narsistik ebeveynli evlerde çocuk, hangi ruh hâliyle karşılaşacağını bilemez.
Bu belirsizlik; sessiz, aşırı uyumlu, sorun çıkarmayan çocuk profilini üretir. Toplum bu çocukları "uslu" olarak över; oysa bu usluluk, çoğu zaman hayatta kalma stratejisidir.
Yetişkinlikte bu durum, şu cümlede kendini ele verir:
"Ben kendim için değil, başkaları için yaşamayı öğrendim."
Sevgi mi, Yük mü?
Eva Illouz, narsistik ilişkilerde sevginin sıklıkla suçluluk duygusuyla iç içe geçtiğini söyler. Çocuk, ebeveynin mutsuzluğundan kendini sorumlu hissetmeye başlar.
"Annem üzülmesin diye…"
"Babam sinirlenmesin diye…"
Bu cümleler zamanla çocuğun iç sesi olur. Sevgi, özgürleştiren bir bağ olmaktan çıkar; ağır bir sorumluluğa dönüşür. Çocuk sevilmek için kendini küçültmeyi, geri çekilmeyi, hatta görünmez olmayı öğrenir.
Sessiz Kalan Diğer Ebeveyn
Narsistik bir eşle çocuk büyütmeye çalışan diğer ebeveyn çoğu zaman iki arada kalır:
Bir yanda çocuğu koruma isteği, diğer yanda evde kriz çıkmasın diye susma zorunluluğu.
Psikanalist Donald Winnicott, çocuğun yalnızca söylenenlerden değil, söylenmeyenlerden de şekillendiğini vurgular. Çocuk, korunmadığını değil; korunamadığını hisseder.
Bu his, yetişkinlikte tek bir soruya dönüşür:
"Beni kim savunacak?"
Sonuç Yerine: Kırık Ama Umutsuz Değil
Narsistik bir ebeveynle büyümek, çocuğa hayatı erken öğretir; fakat güvenli biçimde değil. Bu çocuklar erken olgunlaşır, güçlü görünür; ama içlerinde hep dokunulmamış bir yer taşırlar.
Yine de umut vardır. Sosyoloji ve psikoloji şunu açıkça gösterir:
Bir çocuğun hayatında onu gerçekten gören, duyan, duygusunu ciddiye alan tek bir yetişkin bile varsa, bu hikâye tamamen karanlık bitmez.
Çünkü insanlar —özellikle çocuklar— en çok şunu hatırlar:
Kimin yanında kendileri olabildiklerini.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN